Hindistan evliyasından Fethullah Evdehî hazretleri, sevdiği bir gence nasihat ederken;
- Evladım, iki şeyi hiç unutma,buyurdu.
- Onlar nedir ki? deyince;
- Birincisi, “Allahü teala”dır ki, her an Ona muhtaçsın, buyurdu. İkincisi de “Ölüm”dür. Ölümü de hiç unutma.
Şöyle devam etti:
- İki şeyi de unut oğlum, hiç hatırlama.
Delikanlı sordu:
- Onlar nedir efendim?
-Birincisi, “Yaptığın iyilikler”, ikincisi de “Sana yapılan kötülükler”dir,buyurdu. Bunları da unut gitsin.
Ve ilave etti:
- Peygamber Efendimiz, “Bir müminin iyiliğini unutup, kötülüğünü hatırlayanı Allah sevmez” buyuruyor.
Kendinize güvenmeyin!
Bir gün de kendi talebeleri;
- Efendim, islâma hizmet ederken nelere dikkat edelim?diye sordular bu zata.
- Kendinize güvenmeyin, buyurdu. Zira hizmete giderken,kendi aklına,konuşmasına, gücüne, gayretine ve kabiliyetine güvenen, muvaffak olamaz.
- Neden? dediler.
- Çünkü Allahü teala böylelerine yardım etmez, buyurdu. Kendine güvenenin işini kendine bırakır.
Ve ekledi:
- Allahı unutarak yapılan hizmet, “hezimet” olur.
Asıl dert, günahlar
Bir gün de, sevdiklerinden biri bu zata gelip;
- Efendim duanızı almaya geldim,dedi.
Büyük veli;
- Hayrola, buyurdu. Ne oldu?
- Dünya sıkıntısı hocam. Başım dertten kurtulmuyor hiç.
- Onları dert etme, buyurdu.
- Dert etmeyeyim mi, neden?
- Çünkü biz kulların asıl derdi ve devası başka şeyler. Bunlar, hadis-i şerifte bildiriliyor.
Adam merak etti:
- Onlar neymiş hocam, söyler misiniz.
Buyurdu ki:
- Derdimiz “Günahlar”, devâsı ise “İstiğfar etmek”tir.
Alıntı yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Mayıs 2012 Cuma
İKİ ŞEYİ HİÇ UNUTMA!
13 Nisan 2012 Cuma
BİR AHDE VEFA VARDI, İNSANLIK VARDI, MERHAMET VARDI...
Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.Rasulullahin halifesi Hz. Omer’e derler ki :
- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :
Söyledikleri doğru mu diye sorar.
Suçlanan genç der ki :
- Evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.
Genç anlatmaya başlar:
- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Afedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum çok ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, dedi. Adaletin temsilcisi Hz Ömer:
- Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, derken delikanlı söz alarak:
- Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:
- Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der. Hz. Ömer dedi ki:
- Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir.
Hz. Ömer Hz. Amr'a dönerek:
- Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:
- Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzeredir ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
- Bu kefil babam da olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
- Ben de sözümün arkasındayım ya Ömer. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:
- Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı elinde neden geldin?
Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):
- 'İNSANLAR, BİR MÜSLÜMAN SÖZ VERDİ DE TUTMADI AHDE VEFASIZLIK ETTI' demesin diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki:
- Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:
- Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.'İNSANLIK ÖLMÜŞ MÜSLÜMANIN MÜSLÜMANA GÜVENİ BİLE KALMAMIŞ' dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:
- Biz bu davadan vazgeçiyoruz.
Bu sözün üzerine Hz Ömer:
- Biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:
- İNSANLAR YERYÜZÜNDE MERHAMETLİ İNSAN KALMADI' DEMESİN DİYE…
*****
Cumanız mübarek olsun
23 Mart 2012 Cuma
ALLAH-U TEALA BUYURUYOR Kİ;
Ey iman etmiş olan kimseler!
Kendisinden sakınılması gerektiği şekilde( emirlerini tutup, yasaklarından kaçınarak) Allah'tan hakkıyla sakının ve ancak Müslüman kimseler olarak ölün.
Ey Ademoğlu!
Amelsiz ilmin ilginç durumu,yağmur getirmeyen şimşek ve gök gürültüsünün haline benzer.
İlimsiz amelin durumu ise,meyvesiz ağacın haline benzer.
Amelsiz alimin şaşılacak hali, kirişi olmayan bir yaya benzer.
Zekatsız bir malin ilgi çeken durumu, düz taşın üzerine tuz ekene benzer.
İlmi olduğu halde kalbi katı olan kimsenin durumu, hiç ot bitmeyen taşa benzer.
Rağmeti olmayan adama yapılan vaazın şaşılacak hali, kabristanda çalınan zurnaya benzer(ne çalana yarar ne de çalınana yarar)
Haram maldan verilen sadakanın teaccube şayan vaziyeti,elbisesindeki kiri idrarıyla yıkayana benzer.
Zekatsız namazın acayip hali, ruhsuz cüsseye benzer.
Tevbesiz duran alimin meseli,temelsiz binaya benzer.
Yoksa onlar Allah'ın( kulunu beklemediği taraftan ansızın yakalaması anlamına gelen o feci) mekrinden güvencede mi oldular ?
Fakat hüsrana uğrayan ( o inkarcılar) toplumdan başkası Allah'ın mekrinden emin ol( up da kendini güvende san)maz.
( Ğazali, Mecmû'atü'r-rasail: 7/108)
11 Mart 2012 Pazar
Şeytanın,İnsana Attığı 3 Düğüm
Sabah namazı en çok kaçırılan namazlardan biridir. İnsan uykusunun esiri olur, yataktan kalkamaz. Halbuki sabah namazının hazırlıkları ta akşamdan başlamalı, tedbirler yatmadan önce alınmalıdır.
Belki de en çok kaçırılan namazdır sabah namazı. Bir türlü uyanamaz insan, sanki gözkapaklarının üzerinde tonlarca yük varmış gibi. “Biraz sonra uyanırım.” diyerek vakti geçer de namazın, şeytan yapışmıştır insanın ensesine, izin vermez bir türlü uyanmasına.
Peygamber Efendimiz (sas), bu konudaki sıkıntısını görmüş olmalı ki bakın neler emrediyor biz ümmetine: “Biriniz uyuyunca şeytan ensesine üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm attığı yere eliyle vurarak, ‘üzerine uzun bir gece olsun, yat’ dileğinde bulunur. İnsan uyanır ve Allah’ı zikrederse, bir düğüm çözülür, abdest alırsa ikinci düğüm çözülür ve bir de namaz kılarsa bütün düğümler çözülmüş olur. Böylece kul canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde böyle yapmazsa, habis ruhlu, içi kararmış ve uyuşuk bir halde sabaha erer.” (Buhari, Teheccüd, 12)
Büyüklerimiz, şeytanın insana gafleti, necaseti ve tembelliği sevdirmek için elinden geleni yaptığını, buna karşılık Efendimiz’in (sas) de zikirle gafleti, abdestle necaseti ve namazla da tembellik düğümlerini çözebileceğini müjdelediğini belirtirler.
Dikkat edilmesi gereken çok önemli üç husus var hadiste. Birincisi, şeytanın insana, (ister mecazi olarak kabul edin, ister gerçek) namaza kalkmaması için yatarken üç düğüm attığı. İkincisi, insan namaza kalkmak için gözünü açtığı ilk anda Allah’ı zikretmeyi unutmaması. Üçüncüsü ise insanın, canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha ermesinin hissedilmesi.
Şeytan acizdir aslında; mertçe çıkmaz insanın karşısına, sinsi planlar kurar hep. Fakat bu planlara karşı inananların da ‘uyanık’ olması gerekir. Hadisin de emir buyurduğu gibi, sabah veya teheccüd vaktinde saatiniz çaldığı veya gözünüzü açtığınız ilk anda kalkın ve Kelime-i Tevhid okumayı zinhar unutmayın. Sonra hemen abdest alın ve huşu içinde namazınızı kılın. Böylece hem sabaha canlı ve hoş bir ruh haliyle ulaşın ve gününüz huzurlu geçsin hem Allah ve Rasulü’nü sevindirin hem de şeytanı da kahredin… Öyleyse var mısınız? Şeytanın üç düğümüne karşı bizler de ona üç düğüm atalım... Haydi öyleyse bugünden başlayın…
Belki de en çok kaçırılan namazdır sabah namazı. Bir türlü uyanamaz insan, sanki gözkapaklarının üzerinde tonlarca yük varmış gibi. “Biraz sonra uyanırım.” diyerek vakti geçer de namazın, şeytan yapışmıştır insanın ensesine, izin vermez bir türlü uyanmasına.
Peygamber Efendimiz (sas), bu konudaki sıkıntısını görmüş olmalı ki bakın neler emrediyor biz ümmetine: “Biriniz uyuyunca şeytan ensesine üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm attığı yere eliyle vurarak, ‘üzerine uzun bir gece olsun, yat’ dileğinde bulunur. İnsan uyanır ve Allah’ı zikrederse, bir düğüm çözülür, abdest alırsa ikinci düğüm çözülür ve bir de namaz kılarsa bütün düğümler çözülmüş olur. Böylece kul canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde böyle yapmazsa, habis ruhlu, içi kararmış ve uyuşuk bir halde sabaha erer.” (Buhari, Teheccüd, 12)
Büyüklerimiz, şeytanın insana gafleti, necaseti ve tembelliği sevdirmek için elinden geleni yaptığını, buna karşılık Efendimiz’in (sas) de zikirle gafleti, abdestle necaseti ve namazla da tembellik düğümlerini çözebileceğini müjdelediğini belirtirler.
Dikkat edilmesi gereken çok önemli üç husus var hadiste. Birincisi, şeytanın insana, (ister mecazi olarak kabul edin, ister gerçek) namaza kalkmaması için yatarken üç düğüm attığı. İkincisi, insan namaza kalkmak için gözünü açtığı ilk anda Allah’ı zikretmeyi unutmaması. Üçüncüsü ise insanın, canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha ermesinin hissedilmesi.
Şeytan acizdir aslında; mertçe çıkmaz insanın karşısına, sinsi planlar kurar hep. Fakat bu planlara karşı inananların da ‘uyanık’ olması gerekir. Hadisin de emir buyurduğu gibi, sabah veya teheccüd vaktinde saatiniz çaldığı veya gözünüzü açtığınız ilk anda kalkın ve Kelime-i Tevhid okumayı zinhar unutmayın. Sonra hemen abdest alın ve huşu içinde namazınızı kılın. Böylece hem sabaha canlı ve hoş bir ruh haliyle ulaşın ve gününüz huzurlu geçsin hem Allah ve Rasulü’nü sevindirin hem de şeytanı da kahredin… Öyleyse var mısınız? Şeytanın üç düğümüne karşı bizler de ona üç düğüm atalım... Haydi öyleyse bugünden başlayın…
23 Şubat 2012 Perşembe
ONLARLA OTURANLAR BEDBAHT OLMAZ
Rasulullah (s.a.v) buyurdular ki;
''Allah'ü Teala'nın yollarda dolaşıp, zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah'ü Teala'yı zikreden bir topluluk bulduklarında ' aradığınıza gelin' diye birbirlerini çağırırlar. Onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar doldururlar.
Allah'ü Teala onları- iyi bildiği halde- meleklerine sorar:
'' Kullarım ne diyorlar? Melekler,
'' Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar, sana tazim ediyorlar'' der.
Allah'ü Teala:
'' Onlar beni gördüler mi?
'' Hayır ya Rabbi''
''Ya görselerdi ne yaparlardı?''
'' Eğer seni görselerdi daha çok ibadet ederler, daha çok tazim ve tesbihte bulunurlardı'' der..
Allah'u Teala buyurur:
'' Onlar ne istiyorlar ? ''
Melekler:
'' Senden cenneti istiyorlar''
'' Cenneti gördüler mi? ''
'' Hayır ya Rabbi ''
'' Eğer görselerdi ne yaparlardı ?''
'' Eğer görselerdi, cennete karşı çok daha hırslı olurlar,ona daha çok rağbet ederler,onu daha çok isterlerdi'' derler.
Allah'ü Teala buyurur:
'' Onlar neden sığınıyorlar ?''
Melekler:
'' Cehennemden sığınıyorlar''
'' ONlar cehennemi gördüler mi ?''
'' Hayır ya Rabbi''
'' Eğer görselerdi ne yaparlardı ?''
'' Eğer görselerdi, ondan daha çok kaçar,daha çok korkarlardı'' der.
Bunun üzerine Allah'ü Teala:
'' Sizi şahit kılıyorum, onları affettim'' buyurur.
Onlardan bir melek der ki;
''Onların arasında onlardan olmayan günahkar falan kul da var. O başka bir ihtiyacı için uğramıştı, (aralarına ) oturuverdi.''
Allah'ü Teala:
''Onu da affettim. Onlar öyle bir cemaattir ki,onlarla oturanlar bedbaht olmaz'' buyurur...
''Allah'ü Teala'nın yollarda dolaşıp, zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah'ü Teala'yı zikreden bir topluluk bulduklarında ' aradığınıza gelin' diye birbirlerini çağırırlar. Onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar doldururlar.
Allah'ü Teala onları- iyi bildiği halde- meleklerine sorar:
'' Kullarım ne diyorlar? Melekler,
'' Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar, sana tazim ediyorlar'' der.
Allah'ü Teala:
'' Onlar beni gördüler mi?
'' Hayır ya Rabbi''
''Ya görselerdi ne yaparlardı?''
'' Eğer seni görselerdi daha çok ibadet ederler, daha çok tazim ve tesbihte bulunurlardı'' der..
Allah'u Teala buyurur:
'' Onlar ne istiyorlar ? ''
Melekler:
'' Senden cenneti istiyorlar''
'' Cenneti gördüler mi? ''
'' Hayır ya Rabbi ''
'' Eğer görselerdi ne yaparlardı ?''
'' Eğer görselerdi, cennete karşı çok daha hırslı olurlar,ona daha çok rağbet ederler,onu daha çok isterlerdi'' derler.
Allah'ü Teala buyurur:
'' Onlar neden sığınıyorlar ?''
Melekler:
'' Cehennemden sığınıyorlar''
'' ONlar cehennemi gördüler mi ?''
'' Hayır ya Rabbi''
'' Eğer görselerdi ne yaparlardı ?''
'' Eğer görselerdi, ondan daha çok kaçar,daha çok korkarlardı'' der.
Bunun üzerine Allah'ü Teala:
'' Sizi şahit kılıyorum, onları affettim'' buyurur.
Onlardan bir melek der ki;
''Onların arasında onlardan olmayan günahkar falan kul da var. O başka bir ihtiyacı için uğramıştı, (aralarına ) oturuverdi.''
Allah'ü Teala:
''Onu da affettim. Onlar öyle bir cemaattir ki,onlarla oturanlar bedbaht olmaz'' buyurur...
24 Kasım 2011 Perşembe
SENE SONU VE SENE BAŞI DUALARI
25 kasım 2011 ikindiyle akşam arası okunacak
SENE BAŞI DUASI
25 kasım 2011 akşam namazından sonra 3 kere okunacak
15 Kasım 2011 Salı
GENÇLERİN GECE HAYATI OLMALI...
Okuduğumda çok hoşuma giden bir yazı
Paylaşmak istedim...
Paylaşmak istedim...
İslam'ın genç davetçisi!
Senin mutlaka gece hayatin olmalıdır. Peygamberani deyişle, bir süt sağımı kadar da olsa gece uyanık olup,Allah-u Tealanın huzurunda bulunmalısın. Diğer insanlardan farklı olarak, uykunu bölüp huzura varmalısın.
Bil ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği bir şeyi yoktur. Gece senin feyizle dolduğun, gündüz ise bu feyzi başkalarına aktardığın vakittir. Dol ki, boşaltacağın bir şeyin olsun.
Ne güzeldir gece! Yıldızların parlayıp kendisini gösterdiği, nurların tecelli ettiği zamandır ve mekandır gece. Görmüyor musun? Bin aydan daha hayırlı olan vakit, gündüz değil gecedir. Resulullah (sav)ın şu yalan dünyadaki en yüce ve mutlu anı olan Mirac, gece vuku bulmadı mı?
Evet, gece gönül adamlarının akşama kadar bekleyip durduğu vakittir. Gece samimiyettir, gece sımsıcaktır. Gecenin, yani yalnızlığın riyası yoktur. Herkes uyurken kalk, bir abdest al soğuk suyla, Rabbinin huzuruna var, boynunu bük… Ona bir şeyler mırıldan, isteklerini sırala…gecenin nasıl iletken olduğunu göreceksin. Radyo dalgaları bile gece daha iyi çeker.
Bütün bunlar olup biterken, gecenin bunca avantajları varken, senin geceyi bastan sona uykuyla geçirmen ne büyük gaflet, ne büyük kayıptır. . .
alıntı...
17 Ekim 2011 Pazartesi
SUSARSAN MELEKLER KONUŞUR
Peygamberimiz, herhangi bir kisiyle münakasa etmeyi,
kendisine yasaklamis bulunuyordu..
Sahabilerinin de öyle davranmasini istiyordu...
Bir gün bir adam gelip,
Hz. Ebu Bekir`e sövüp saymaya basladi.
Hz. Ebu Bekir, önce sabretti ama sonra dayanamadi.
Ona cevap verince, Efendimiz (sav) oradan uzaklasti.
Hz. Ebu Bekir hemen kosarak:
"Ya ResulAllah! Adam bana küfür edip dururken yanimdaydiniz.
Ben karsilik verince, kalkip gittiniz." dedi....
Peygamberimiz:
"Ey Ebu Bekir!
Sen adamin karsisinda susarken,
senin yerine bir melek, ona karsilik verdi.
Fakat sen karsilik vermeye baslayinca,
araya seytan girdi.
Ben ise , seytanla birlikte oturmam" dedi...
Daha sonra da:
"Yüce Allah su üc seyi karsiliksiz birakmaz;
Haksizliga ugrayan kisi, sadece Allah rizasini kazanmak icin susarsa...
Allah onu yardimiyla yüceltir...
Kim Allah rizasi icin bir iyilik yaparsa,
Allah onun zenginligini arttirir...
Ve kim zengin olmak icin,
insanlardan dilenirsecesine bir sey isterse,
Yüce Allah o insani fakirlestirir.." dedi..
25 Haziran 2011 Cumartesi
DÜNYA HIRSINA KAPILMA
Adamın biri Hz. İsa(AS)'ya arkadaş olur,ona;
-Senin yanında sana yoldaş olabilir miyim?...diye teklif eder.
Teklifinin kabul edilmesi üzerine yola koyulurlar.Bir nehrin kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında ''ÜÇ'' çörek vardır.İkisini yerler,birisi kalır.Bu arada Hz.İsa(AS) nehre varıp su içmek üzere kalkar,su içip dönünce üçüncü çöreği bulamaz.Adama;
-Çöreği kim aldı ?...diye sorar.Adam;
-Bilmiyorum !...diye cevap verir.
Yemekten sonra yol arkadaşıyla beraber yola devam ederler.Yolda iki yavrulu bir geyik görürler.Hz.İsa(AS) yavrulardan birini çağırır,yavru Hz.İsa'nın daveti üzerine yanına gelince onu keser,etinin bir kısmını kızartarak yerler.Yemekten sonra Hz.İsa geyik yavrusunun kalıntılarına;
-Allah(CC)'ın izniyle canlanıp kalk !...der,yavru da derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.Bu olay üzerine Hz.İsa yoldaşına;
-Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah(CC) için soruyorum, ''çöreği kim aldı ?''...der. Adam yine;
-Bilmiyorum !...diye cevap verir.
Bir müddet sonra bir nehrin yanına varırlar,Hz.İsa(AS), adamın elinden tutarak suyun üzerinden yürüyerek karşı kıyıya geçerler.Nehri aşınca Hz.İsa(AS);
-Az önceki mucizeyi gösteren Allah(CC) hakkı için sana soruyorum,''üçüncü çöreği kim aldı?''-diye sorar.
Adam yine;
-Bilmiyorum !...diye cevap verir.
Yolları bir çöle varır ve dinlenmek için otururlar.Hz. İsa(AS) bu sırada bir yere kum ve toprak yığar,meydana gelen yığına;
-Allah(CC)'ın izniyle ''Altın ol !''...der,yığın da altın olur.
Hz.İsa(AS) yığını üçe bölerek adama;
-Üçte biri benim,üçte biri senin,üçte biri de 'üçüncü' çöreği alanın !...der demez ,adam atılır;
-Çöreği alan bendim !...diye gerçeği itiraf eder.
Bunun üzerine Hz.İsa(AS);
-Altın'ın hepsi senin olsun !...diyerek ondan ayrılır.
Adam öylece altının başında dururken yanına iki yolcu gelir.Gelenler kendisini öldürüp altını almak isterler. Adam;
-Onu aramızda Üçe bölüşürüz,önce biriniz şehre varıp yiyecek birşey alsın!...diye teklif eder.Adamın teklifi kabul edilerek gelenlerden biri şehre gönderilir.Şehre giden adam yolda;
-Niye altını onlarla bölüşeyim ki,alacağım yiyeceğe zehir katıp onları öldürürüm,böylece altınların hepsi benim olur!...diye düşünmüş,ve düşündüğü gibi yaparak, yiyeceğe zehri katarak geriye dönmüş.
Altın'ın yanında kalanlar da;
-Niye altının üçte birini ona verelim,dönünce onu öldürür ve altını ikiye pay ederiz !...diye konuşurlar.
Adam dönünce onu öldürürler,fakat zehirli yemeği yiyince onlar da ölürler.Böylece altın çöl ortasında ve her üçünün ölüsünün yanıbaşında sahipsiz kalır.
Daha sonra yeniden yolu olay yerinden geçen Hz.İsa(AS),durumu görünce yanındakilere;
-İşte dünya budur,ondan sakının!...buyurur
-Senin yanında sana yoldaş olabilir miyim?...diye teklif eder.
Teklifinin kabul edilmesi üzerine yola koyulurlar.Bir nehrin kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında ''ÜÇ'' çörek vardır.İkisini yerler,birisi kalır.Bu arada Hz.İsa(AS) nehre varıp su içmek üzere kalkar,su içip dönünce üçüncü çöreği bulamaz.Adama;
-Çöreği kim aldı ?...diye sorar.Adam;
-Bilmiyorum !...diye cevap verir.
Yemekten sonra yol arkadaşıyla beraber yola devam ederler.Yolda iki yavrulu bir geyik görürler.Hz.İsa(AS) yavrulardan birini çağırır,yavru Hz.İsa'nın daveti üzerine yanına gelince onu keser,etinin bir kısmını kızartarak yerler.Yemekten sonra Hz.İsa geyik yavrusunun kalıntılarına;
-Allah(CC)'ın izniyle canlanıp kalk !...der,yavru da derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.Bu olay üzerine Hz.İsa yoldaşına;
-Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah(CC) için soruyorum, ''çöreği kim aldı ?''...der. Adam yine;
-Bilmiyorum !...diye cevap verir.
Bir müddet sonra bir nehrin yanına varırlar,Hz.İsa(AS), adamın elinden tutarak suyun üzerinden yürüyerek karşı kıyıya geçerler.Nehri aşınca Hz.İsa(AS);
-Az önceki mucizeyi gösteren Allah(CC) hakkı için sana soruyorum,''üçüncü çöreği kim aldı?''-diye sorar.
Adam yine;
-Bilmiyorum !...diye cevap verir.
Yolları bir çöle varır ve dinlenmek için otururlar.Hz. İsa(AS) bu sırada bir yere kum ve toprak yığar,meydana gelen yığına;
-Allah(CC)'ın izniyle ''Altın ol !''...der,yığın da altın olur.
Hz.İsa(AS) yığını üçe bölerek adama;
-Üçte biri benim,üçte biri senin,üçte biri de 'üçüncü' çöreği alanın !...der demez ,adam atılır;
-Çöreği alan bendim !...diye gerçeği itiraf eder.
Bunun üzerine Hz.İsa(AS);
-Altın'ın hepsi senin olsun !...diyerek ondan ayrılır.
Adam öylece altının başında dururken yanına iki yolcu gelir.Gelenler kendisini öldürüp altını almak isterler. Adam;
-Onu aramızda Üçe bölüşürüz,önce biriniz şehre varıp yiyecek birşey alsın!...diye teklif eder.Adamın teklifi kabul edilerek gelenlerden biri şehre gönderilir.Şehre giden adam yolda;
-Niye altını onlarla bölüşeyim ki,alacağım yiyeceğe zehir katıp onları öldürürüm,böylece altınların hepsi benim olur!...diye düşünmüş,ve düşündüğü gibi yaparak, yiyeceğe zehri katarak geriye dönmüş.
Altın'ın yanında kalanlar da;
-Niye altının üçte birini ona verelim,dönünce onu öldürür ve altını ikiye pay ederiz !...diye konuşurlar.
Adam dönünce onu öldürürler,fakat zehirli yemeği yiyince onlar da ölürler.Böylece altın çöl ortasında ve her üçünün ölüsünün yanıbaşında sahipsiz kalır.
Daha sonra yeniden yolu olay yerinden geçen Hz.İsa(AS),durumu görünce yanındakilere;
-İşte dünya budur,ondan sakının!...buyurur
5 Haziran 2011 Pazar
KAPALI KAPILARI AÇMAK
Bir kapının kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir "Eğer o kapıyı ritmik olarak itmeye devam ederseniz -ki buna kapıyı çalmak denir, mutlaka açılır Bu yüzden kapalı kapı yoktur, sadece yeterince çalınmayan kapı vardır''
28 Nisan 2011 Perşembe
90/10 SIRRINI KEŞFEDİN
Bu hayatınızı değiştirecek. Bir örnek verelim.
Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor.
Biraz önce olan olay üzerinde hiç bir kontrolünüz yok.
Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek.
Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz. Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. Kızınızı azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve kahve fincanını masanın kenarına çok yakin koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. Öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz.
Aşağıya indiğinizde kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını
bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz.
Kızınız otobüsü kaçırıyor. Esinizin ise gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz.
Geç kaldığınız için, saatte 30 mil hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 40 mil hızla gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini astığınız için ödediğiniz 94.40 YTL trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız size "Hoşcakal" demeden binaya kosuyor.
Ofise 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz.
Gününüz korkunç bir şekilde başladı! Devam ettikçe, kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda esiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.
Neden?
Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak!
Neden kötü bir gün geçirdiniz?
A) Kahve sebep oldu
B) Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz
Cevap "D" şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu.
Sizin gününüzün kötü geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.
Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi. Üzerinize kahve
sıçradı.Kiziniz ağlamak üzere. Siz nazikçe "Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek" diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. Gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra aşağıya iniyorsunuz ve ayni anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Kızınız geri dönüp el sallıyor. Siz ve esiniz ise gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce ise geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz.
Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.
Farka bakin! İki farklı senaryo. İkisi de aynı başladı. İkisi de
farklı bitti.
Neden?
90/10 sırrı inanılmazdır! Çok azımız bunun farkındadır.
Sonuç?
Pek çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve bas ağrısından acı çekmektedir. Bu sır nedir?
Hayatin %10'u, sizin basınıza gelenlerden oluşur. Hayatin diğer % 90'ina ise sizin bu basınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.
İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar. İnsanlar hasta olurlar.
Arabalar bozulurlar. Uçaklar geç kalır ve bütün planlarımızı alt üst ederler. Trafikte bir sürücü canimizi sıkabilir v.s.
Bu %10'luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.
Diğer %90'lik kısım farklıdır. Diğer %90'lik kısmı siz belirlersiniz.
Nasıl? Olaylara yaklaşımınızla! Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak.
Gerçekten olanların %10'unda hiç bir kontrolünüz yok. Diğer %90'i ise sizin tepkinizle belirlenir.
16 Nisan 2011 Cumartesi
SEN BİLMEZSİN SENİ YAŞAMAYI
Sen Bilmezsin Seni Yaşamayı..!
Sen bilmezsin seni yaşamayı! sevmektende öte!
Ne zaman gökyüzünde parlayan bi yıldız görsem yada ne zaman sebepsiz yere gülsem;
Anlıyorum ki sensin hayatımı güzelleştiren..
Ve sadece bu dünyada olduğun için milyonlarca kez şükrediyorum ALLAH' a..
Bazen sadece yaşama sebebim oluyor varlığın..
Bunları yazarken bile gözlerim dolu dolu oluyor..
Bu nasıl birşey?
Nasıl dayanılmaz birşey seni özlemek..
Çıkıp gidesim geliyor..
Senin olmadığın her yeri terk etmek, seni sadece senin yanında ellerin ellerimde yaşamak istiyorum..
İçimdeki bu aşkı nasıl anlatacağımı bile bilmiyorum tarifsiz birşey bu..
Düşünsene; yıllardır, günlerdir ve kaç milyon saniyedir bu hayattasın..
Yazık! nasıl da seni tanımadan geçmiş onca sene..
Sanki çok geçmiş kalmış gibiyim birşeylere..
Sanki peşinden koşuyorum sensiz geçen o günlerin..
Yanında olmadığım her saniyeye sitem ediyorum..
Geri sarmak istiyorum dakikaları..
Gülüşünü özledim aramızda geçen zamanı ne ben biliyorum ne de sen..
Yalan yok; umutluyum..
Ömürse yaşayacağım seninle yaşamak istiyorum..
Bi yudum suysa içeceğim seninle olsun istiyorum.
senin olmak ve nefesini paylaşmak istiyorum..
Bilmiyorum; bundan daha da öte söz var mı! ..
Diyorum ya; bi umut bekliyorum kimi zaman sana SEVDİĞİM dediğim anları hayal ediyorum..
Ve inan bana; ben herşeyi hayalden öte,gerçeğin en acıtan yerinde yaşıyorum..
Birşey varsa hayatımı güzelleştirecek olan; o yalnızca sensin..
Sevildiğini unutma seni sırf sen olduğun için bile olsa seviyorum..
Bak bunu iyi dinle: elimi tuttuğun an, bu dünyadaki en mutlu aşık ben olabilirim..
Ve sadece senin için sebepsiz yere nefesimi verebilirim.
Sadece senin için.!!
4 Mart 2011 Cuma
ATEŞ DERSİ
Bir bilgenin ders halkasının müdavimlerinden biri, nice seneler sonra, halkayı terketmişti. Haftalar aylar geçip adam ortalarda gözükmeyince, bilge kişi kendisini ziyarete karar verdi. Mevsim kıştı, adam evde yalnızdı ve evin salonundaki büyük ocakta gürül gürül odun yanıyordu. Bilgenin kendisini niye ziyaret ettiğini tahmin eden adam, üşümüş olan bilgeyi ocağın başına davet etti, kendisi de bir şeyler ikram etmek için mutfağa yöneldi. Ocağın yanı başına oturan bilge, gelen ikramı kabul etti, fakat adama hiçbir şey demedi. Sanki adam evde yokmuş, sanki kendi evinde tek başına oturuyormuş gibiydi. Bütün dikkatini ocağa vermiş gözüküyordu. Bilge birkaç dakika sonra maşayı eline aldı, iyice köz haline gelmiş odunlardan birini ocağın bir kenarına koydu. Sonra minderine oturdu. Hala birşey söylemiyordu. Kenara konmuş olan közün ateşi yavaş yavaş azaldı, sonra söndü. Odada çıt çıkmıyordu. İlk baştaki selamlama hariç, bir kelime bile konuşulmuş değildi. Bilge gitmeye hazırlanırken, sönmüş közü aldı ve yeniden ateşin ortasına koydu. Köz, ateşle ve yanan odunların ısısıyla çabucak parladı. Bilge ayrılmak için kapıya yöneldiğinde, ev sahibi: “Sebeb-i ziyaretinizi anlıyorum”. dedi. “Ateş dersiniz için de teşekkür ederim. Bundan sonra sohbetlerinizi hiç aksatmayacağım.”
25 Şubat 2011 Cuma
DUALARIMIZ NEDEN KABUL OLMUYOR?
Büyük alim İbrahim Ethem Hazretleri’nin bir hatırası vardır. Kendisi bir ara Bağdat’tan sonra Basra’ya uğrar. Etrafını saran halk sorar;
- Ey İbrahim! musibetlerden bir türlü kurtulamıyoruz bu konuda dua ediyoruz ama kabul olmuyor. Acaba neden duamız kabul olmuyor? Büyük Veli bunlara hemen cevap vermez;
- İzin verirseniz bir müddet içinizde kalayım, durumunuzu tetkik edeyim sonra cevabını vereyim, der. Gereken araştırmadan sonra onları topladığı mescitte şöyle hitap eder ;
- Ey Basra halkı, halinizi inceledim. Kalbinizin günahlarla ölmüş olduğunu anladım. Ölmüş kalplerin duası kabul olmaz, der. Halk sorar;
- Ne türlü günahlarla kalbimiz ölmüş? Büyük Veli 10 tane günah sayar. Bunları da şöyle sıralar;
1- Allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama emirlerini tanımıyorsunuz.
2- Kur’an-ı Kerim-i okuyorsunuz, ama muhtevasıyla amel etmiyorsunuz.
3- Hz. Peygamberi sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama sünnetini sevdiğinizi göstermiyorsunuz.
4- Şeytanın düşmanınız olduğunu söylüyorsunuz, ama onunla dostluktan asla geri kalmıyorsunuz.
5- Cenneti sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama ona layık bir amel işlemiyorsunuz.
6- Cehennemden korktuğunuzu iddia ediyorsunuz, ama ona götürecek fiillerden geri kalmıyorsunuz.
7- Ölüm haktır diyorsunuz, lakin hak olan ölüme hiç hazırlık yapmıyorsunuz.
8- Din kardeşinizin ayıbı ile uğraşıyor, kendi ayıbınızı hiç görmüyorsunuz.
9- Allah’ın lütfettiği nimetleri bolca tüketiyor, ama hiç şükretmiyorsunuz.
10- Ölülerinizi gömüyorsunuz, bir gün sizinde gömüleceğinizi düşünmüyorsunuz. İbrahim Ethem Hazretleri bunları saydıktan sonra sözünü şöyle bağlıyor.
- Ey Basra halkı! Kalbinizi öldüren bu 10 tane günahı terk etmedikten sonra dualarınızın kabul olacağını sanmayınız. Kalbinizin dirilmesini istiyorsanız bu günahlardan kaçınmaya gayret edin. Gidişatınızı düzeltin. Göreceksiniz ki dualarınız kabul olacak, başınızdan da bela ve musibetler uzaklaşıp gidecek. İnsanoğlu dünya malını topluyor. Allah yolunda harcamıyor, Zekatını bile vermiyor. Sonra mirasçılara bırakıyor gidiyor. Başkaları sefasını sürerken, ölen o malların hesabını veriyor.
- Ey İbrahim! musibetlerden bir türlü kurtulamıyoruz bu konuda dua ediyoruz ama kabul olmuyor. Acaba neden duamız kabul olmuyor? Büyük Veli bunlara hemen cevap vermez;
- İzin verirseniz bir müddet içinizde kalayım, durumunuzu tetkik edeyim sonra cevabını vereyim, der. Gereken araştırmadan sonra onları topladığı mescitte şöyle hitap eder ;
- Ey Basra halkı, halinizi inceledim. Kalbinizin günahlarla ölmüş olduğunu anladım. Ölmüş kalplerin duası kabul olmaz, der. Halk sorar;
- Ne türlü günahlarla kalbimiz ölmüş? Büyük Veli 10 tane günah sayar. Bunları da şöyle sıralar;
1- Allah’ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama emirlerini tanımıyorsunuz.
2- Kur’an-ı Kerim-i okuyorsunuz, ama muhtevasıyla amel etmiyorsunuz.
3- Hz. Peygamberi sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama sünnetini sevdiğinizi göstermiyorsunuz.
4- Şeytanın düşmanınız olduğunu söylüyorsunuz, ama onunla dostluktan asla geri kalmıyorsunuz.
5- Cenneti sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama ona layık bir amel işlemiyorsunuz.
6- Cehennemden korktuğunuzu iddia ediyorsunuz, ama ona götürecek fiillerden geri kalmıyorsunuz.
7- Ölüm haktır diyorsunuz, lakin hak olan ölüme hiç hazırlık yapmıyorsunuz.
8- Din kardeşinizin ayıbı ile uğraşıyor, kendi ayıbınızı hiç görmüyorsunuz.
9- Allah’ın lütfettiği nimetleri bolca tüketiyor, ama hiç şükretmiyorsunuz.
10- Ölülerinizi gömüyorsunuz, bir gün sizinde gömüleceğinizi düşünmüyorsunuz. İbrahim Ethem Hazretleri bunları saydıktan sonra sözünü şöyle bağlıyor.
- Ey Basra halkı! Kalbinizi öldüren bu 10 tane günahı terk etmedikten sonra dualarınızın kabul olacağını sanmayınız. Kalbinizin dirilmesini istiyorsanız bu günahlardan kaçınmaya gayret edin. Gidişatınızı düzeltin. Göreceksiniz ki dualarınız kabul olacak, başınızdan da bela ve musibetler uzaklaşıp gidecek. İnsanoğlu dünya malını topluyor. Allah yolunda harcamıyor, Zekatını bile vermiyor. Sonra mirasçılara bırakıyor gidiyor. Başkaları sefasını sürerken, ölen o malların hesabını veriyor.
23 Şubat 2011 Çarşamba
ZORDAYIM....
Vuslata Ben kala,
Ben benide Küstürdüm........
Hüzünleri ve acıları ile, Kopup gidiyorum yine.....
Zordayım.....
Yeni Yeni, Açarken Soldu Gönülcüğüm,
Hayat Perdesinde.....
Satırlar Bile ne kadar uzak benden,
Halimin Bu Seyrinde...........
Seslenişimde ve Serzeneşimde,
Anladım, Yanması lazım İllaha Yüreğiminde............
Zordayım.........
Hayaller, Gözleri Açınca Bitiyor,
Izdırabı İnsanı Yüreğinden fazla Yakıyor………..
Sanıyorsunki,
Volkanın lavları Dağlarda değil İçinde akıyor...........
Rüzgar yaprakları değil, Seni Savuruyor......
Tebessümler Konduruyorsun Güçte Olsa,
Ah Umud Diye.........
Ama Biliyorsun,
Umudda ufuklardan, Kayıplara karışıyor......
Zordayım.............
Kabına Sığmıyor Yüreğim,
Sundukları Hazineler, Bilmiyorlarki Viranelerim,
Reddiyesini Yıllar Önce Vermişim.............
O Yüzden, Sürgünündeyim Şimdi Ömrümüm,
Karakışında mevsimin.........
Yağmurlara gerek Yok, Kanıyor Zaten Yüreğim....
Zordayım......
Ben benide Küstürdüm........
Hüzünleri ve acıları ile, Kopup gidiyorum yine.....
Zordayım.....
Yeni Yeni, Açarken Soldu Gönülcüğüm,
Hayat Perdesinde.....
Satırlar Bile ne kadar uzak benden,
Halimin Bu Seyrinde...........
Seslenişimde ve Serzeneşimde,
Anladım, Yanması lazım İllaha Yüreğiminde............
Zordayım.........
Hayaller, Gözleri Açınca Bitiyor,
Izdırabı İnsanı Yüreğinden fazla Yakıyor………..
Sanıyorsunki,
Volkanın lavları Dağlarda değil İçinde akıyor...........
Rüzgar yaprakları değil, Seni Savuruyor......
Tebessümler Konduruyorsun Güçte Olsa,
Ah Umud Diye.........
Ama Biliyorsun,
Umudda ufuklardan, Kayıplara karışıyor......
Zordayım.............
Kabına Sığmıyor Yüreğim,
Sundukları Hazineler, Bilmiyorlarki Viranelerim,
Reddiyesini Yıllar Önce Vermişim.............
O Yüzden, Sürgünündeyim Şimdi Ömrümüm,
Karakışında mevsimin.........
Yağmurlara gerek Yok, Kanıyor Zaten Yüreğim....
Zordayım......
Akınzen....
9 Şubat 2011 Çarşamba
İnsanı Ölçen Gizli İmtihan
Büyük veli Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî (k.s) (672/1273), Mesnevî'sinde insanlardaki farklı yaratılış ve yönelişlerin nasıl sonuç verdiğini şöyle ifade eder:
"Herkesin hareketi, bulunduğu durağa (sahip olduğu makama ve içinde olduğu hâle) uygundur...
Herkes herşeyi kendi tabiat ve anlayışı çerçevesinde görür....
Mavi cam güneşi, mavi gösterir; kırmızı cam da kırmızı. Fakat camlar renklerden arınır da (safi) beyaz olursa, beyaz cam, bütün öbür camlardan daha doğru söyler. (Gerçeği gösterir. Herşeyi olduğu gibi yansıtır), bütün camlara baş olur."...
Hz. Mevlânâ (k.s), bu sözüne şu hâdiseyi misal verir:
"Bir gün Resûlullah (a.s) karşıdan çıkageldi. Ebû Cehil O'nu görünce:
"Hâşimoğulları'ndan şu adam (Muhammed ) ne kadar çirkin bir adam!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) bunu duyunca tebessüm ederek:
-Haddi aştın ama doğru söyledin! buyurdu. Sonra Ebû Bekir Sıddîk (r.a) geldi. Resûlullah'a (a.s) bakıp:
-Sen ne kadar güzelsin, yüzün ne kadar aydınlık, diye O'nu övdü. Resûlullah (a.s) ona da tebessüm ederek:
-Ey gönül ehli, sen de doğru söyledin, buyurdu. Orada bulunanlar:
-Ya Resûl Allah ! Çirkinsin diyene de, güzelsin diyene de: 'Doğru söyledin!' buyurdunuz. Bunun hikmeti nedir? diye sordular. Resûlullah (a.s):
-Ben Allahu Teala'nın nuruyla cilalanmış bir aynayım. Herkes bende kendisini görür. Şimdi de öyle oldu! buyurdu." (Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî şerhi, I, 433-434)
Anlatılır ki, Sultan Gazneli Mahmud, Şeyh Ebu'l-Hasan el-Harkânî'yi (k.s) ziyarete geldi. Yanında bir müddet oturdu. Bir ara ona, Beyazid-i Bistâmî (k.s) hakkında ne düşündüğünü sordu. Harkânî (k.s):
-O öyle bir zattır ki onu gören kimse hidayete ulaşır ve saadeti elde eder, dedi. Sultan Mahmud:
-Bu nasıl oluyor? Ebu Cehil bile Hz. Resûlullah'ı (a.s) gördüğü halde sapıklıktan kurtulamadı! diye sorunca; Harkânî (k.s):
-O, Resûlullah'a (a.s) Allah'ın Resulü olarak değil, Ebu Tâlib'in yetimi Muhammed diye baktı. Eğer Resûlullah'ı, Allah'ın Resulü olarak görseydi, şekavetten kurtulur, saadete ererdi, dedi ve buna delil olarak, Allahu Teala'nın şu ayetini okudu:
"Onların sana baktıklarını görürsün. Halbuki onlar, (kalp gözleri ve basiretleri kör olduğu için) seni (aslî hüviyetinle) göremezler." (A'râf 7/198.)
Sonra şöyle devam etti:
-Resûlullah'ı (a.s) baş gözüyle görmüş olmak bu saadeti temin etmez. Ona kalb ve sır gözüyle (ibret ve muhabbet nazarıyla) bakılırsa bu saadete ulaşılır. İşte kim, Beyazıd-i Bistami'yi (k.s) bu mana gözüyle görür ve ondaki marifet ilminden nasiplenirse, saadeti bulur" dedi.
(Bkz: Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü'l-Evliyâ, (Haz: S. Uludağ) 678; Hânî, el-Hadâiku'l-Verdiyye, (Trc: A. Akçiçek), 462; ibrahim Hilmi, Medâricü'l-Hakîka, 36; Bursevî, Rûhu'l- Beyan, III, 297.)
"Herkesin hareketi, bulunduğu durağa (sahip olduğu makama ve içinde olduğu hâle) uygundur...
Herkes herşeyi kendi tabiat ve anlayışı çerçevesinde görür....
Mavi cam güneşi, mavi gösterir; kırmızı cam da kırmızı. Fakat camlar renklerden arınır da (safi) beyaz olursa, beyaz cam, bütün öbür camlardan daha doğru söyler. (Gerçeği gösterir. Herşeyi olduğu gibi yansıtır), bütün camlara baş olur."...
Hz. Mevlânâ (k.s), bu sözüne şu hâdiseyi misal verir:
"Bir gün Resûlullah (a.s) karşıdan çıkageldi. Ebû Cehil O'nu görünce:
"Hâşimoğulları'ndan şu adam (Muhammed ) ne kadar çirkin bir adam!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) bunu duyunca tebessüm ederek:
-Haddi aştın ama doğru söyledin! buyurdu. Sonra Ebû Bekir Sıddîk (r.a) geldi. Resûlullah'a (a.s) bakıp:
-Sen ne kadar güzelsin, yüzün ne kadar aydınlık, diye O'nu övdü. Resûlullah (a.s) ona da tebessüm ederek:
-Ey gönül ehli, sen de doğru söyledin, buyurdu. Orada bulunanlar:
-Ya Resûl Allah ! Çirkinsin diyene de, güzelsin diyene de: 'Doğru söyledin!' buyurdunuz. Bunun hikmeti nedir? diye sordular. Resûlullah (a.s):
-Ben Allahu Teala'nın nuruyla cilalanmış bir aynayım. Herkes bende kendisini görür. Şimdi de öyle oldu! buyurdu." (Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî şerhi, I, 433-434)
Anlatılır ki, Sultan Gazneli Mahmud, Şeyh Ebu'l-Hasan el-Harkânî'yi (k.s) ziyarete geldi. Yanında bir müddet oturdu. Bir ara ona, Beyazid-i Bistâmî (k.s) hakkında ne düşündüğünü sordu. Harkânî (k.s):
-O öyle bir zattır ki onu gören kimse hidayete ulaşır ve saadeti elde eder, dedi. Sultan Mahmud:
-Bu nasıl oluyor? Ebu Cehil bile Hz. Resûlullah'ı (a.s) gördüğü halde sapıklıktan kurtulamadı! diye sorunca; Harkânî (k.s):
-O, Resûlullah'a (a.s) Allah'ın Resulü olarak değil, Ebu Tâlib'in yetimi Muhammed diye baktı. Eğer Resûlullah'ı, Allah'ın Resulü olarak görseydi, şekavetten kurtulur, saadete ererdi, dedi ve buna delil olarak, Allahu Teala'nın şu ayetini okudu:
"Onların sana baktıklarını görürsün. Halbuki onlar, (kalp gözleri ve basiretleri kör olduğu için) seni (aslî hüviyetinle) göremezler." (A'râf 7/198.)
Sonra şöyle devam etti:
-Resûlullah'ı (a.s) baş gözüyle görmüş olmak bu saadeti temin etmez. Ona kalb ve sır gözüyle (ibret ve muhabbet nazarıyla) bakılırsa bu saadete ulaşılır. İşte kim, Beyazıd-i Bistami'yi (k.s) bu mana gözüyle görür ve ondaki marifet ilminden nasiplenirse, saadeti bulur" dedi.
(Bkz: Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü'l-Evliyâ, (Haz: S. Uludağ) 678; Hânî, el-Hadâiku'l-Verdiyye, (Trc: A. Akçiçek), 462; ibrahim Hilmi, Medâricü'l-Hakîka, 36; Bursevî, Rûhu'l- Beyan, III, 297.)
4 Şubat 2011 Cuma
Herşeyin Şeker Olmasını İstiyorsan...
Bil ki dünyada mutlak kötülük yoktur.
Kötü, bir şeye nisbetle kötüdür.
Dünyanın şeker ve zehri birine ayak, birine bağdır.
O Amr için zehir,,,,Zeyd için şekerdir.
Yılanın zehri yılan için hayat,,,,insan için ölümdür.
Deniz, deniz canlıları için bağ bahçedir,,,, kara canlıları için ölümdür.
Sana her şeyin şeker olmasını istiyorsan ona aşıkların gözüyle bak.
Güzele kendi gözünle bakma, ona aşık olanın gözüyle bak.
Kendi gözünü yum, aşıkların gözünü ödünç al.
Hz. Mevlana(K.S)
21 Ocak 2011 Cuma
HAYALLERİNİZDEN HİÇ SIFIR ALDINIZ MI?
- Hiç Hayallerinden Sıfır Aldınmı?
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe,yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye,200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası..
"Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....
O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi![]()
- "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. ALLAH' tan ki, sen,hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."
18 Ocak 2011 Salı
Unutmuşum Afedersin
-Yalnızım, çok yalnızım.
-Hatırlıyor musun; "çok yakınım ben" demiştim sana, "çok yakın!" Senin sana olduğundan bile yakın. Kendi kendini çağırdığında ne kadar yakından duyuyorsan, ondan da yakınım. Kendinden bir şey istediğinde ne kadar çabuk cevap veriyorsan, bundan daha hızlıyım.
-Doğru. Sen hep yakınsın ama, nedense, ben uzaklardayım. Bana küsmüşsün sanıyorum.
-Öyleyse, secde et ve yaklaş! Alnına dokunacak yakınlığım. Aslında alnına yazılıdır yakınlığım. Araya benliğini koyduğun için, bencilliğini öne sürdüğün içindir bana uzaklığın.
-Yüzüm yok yakınında olmaya. Çok kusurluyum. Günah üstüne günah işledim. Sözüm yok sana sakladığım. Kirli dudaklarım. Yalanlar söyledim, boş sözlere değdi dilim.
- Pişmanlığını görüyorum elbet. İçindekileri yakıcı sızıları duyuyorum. Söylemek isteyip de söyleyemediklerini de özür olarak kabul ediyorum. Yüzünün kızarması bile kabulüm. Bilmiyor musun ki, bağışlamayı seviyorum ve seve seve bağışlıyorum.
-Biliyorum ama yine de unutup hata ediyorum. Gördüğünü göre göre, görmüyormuşsun gibi yaşıyorum. İşittiğini bile bile, işitmiyormuşsun gibi boş şeyler konuşuyorum. Sözümden dönüyorum yine. Utanıyorum. Bağışlar mısın sahiden?
-Dedim ya; bağışlamayı kendime ilke edindim. Hiçbir şeye mecbur olmadığım halde, merhamet etmeyi kendime kural diye yazdım. Affetmeyi her şeyin önüne koyuyorum.
- Ben seni hep yakar diye tanıyorum. Hemen kızıp gazaplandığını düşünerek, korkuyorum, titriyorum. Çarparsın diye keyfimce yaşayamıyorum. Gazabın da var senin.
-Rahmetim gazabımdan önce gelir. Kızmam bile rahmetimin hatırınadır. Ben yakmam seni. Sen ateşe atarsın kendini. Seni senden korumak içindir tehditlerim.
-Yine de korkuyorum. Çok korkuyorum. -Defalarca ve en önce merhamet sahibi olduğumu hatırlattım sana. Her sözün başında. Her işin eşiğinde. Daha çok, hatırımı saymanı isterdim. Bir hatırlasana; bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin. Eksikliğini kimsenin dert etmediği dönemlerde, seni var kılmak istedim. Kendi yokluğunu kendinin bile fark etmediği yıllarda, seni insan etmeye karar verdim. Şimdi seni en çok sevdiğini söyleyenlerce insafsızca çöpe atılabilecek biçimsiz bir et parçasıydın; sana yüz verdim. Sana yaptığım iyiliğini bilmeni istedim. Hep teşekkür etmeni bekledim.
-Çürüyecekmiş bedenim. Toprağa girecekmişim. Yüzüm eriyecekmiş. İsmim silinecekmiş. Dar bir yere bırakılıp terk edilecekmişim. Bu dehşet içinde nasıl teşekkür etmemi istersin?
-İlk söylemede, anlamamış olmanı anlayışla karşılıyorum, yine söylüyorum. Unutabileceğini bile bile yeniden hatırlatıyorum. Kolayca gözden çıkarılacak, leke diye silinebilecek, kirli ve isimsiz bir damlaydın; seni adam ettim. Yokluğunda seni yakıp yok edebileceğim halde, varlığından niye öç alayım, niye seni önemsiz sayayım? Senin varlığını herkes inkâr ederken ben inkâr etmediğim halde, seni niye unutulmuşluğa terk edeyim? Seni kendime muhatap seçecek kadar önemsediğim halde, niye kurumuş kemiklerini toprakta bırakayım? Seni hiç yoktan yarattığım halde, hiç sebepsiz var eylediğim halde, ikinci defa yaratmakta niye usanayım, niye vazgeçeyim?
- Keşke bunui daha sık hatırlatsan!
-Hatırlasana kuşluk vaktini. Her sabah uyandığında yeniden bulmuyor musun bedenini? Gözlerini açar açmaz, hatırlamıyor musun unuttuğunu kendini? Ayrıca, bir bak yeryüzünü ölümünün ardından nasıl dirilttiğime. Kurumuş çubukları, ölmüş dalları, soğumuş kökleri çiçek çiçek, rengarenk, terü taze tenlerle, sıcacık meyvelerle yeni baştan dirilttiğimi görmüyor musun bugünlerde?
- Unutmuşum, Rabbim, affedersin, çok affedersin. Sen affetmeyi çok seversin.
Senai Demirci
-Hatırlıyor musun; "çok yakınım ben" demiştim sana, "çok yakın!" Senin sana olduğundan bile yakın. Kendi kendini çağırdığında ne kadar yakından duyuyorsan, ondan da yakınım. Kendinden bir şey istediğinde ne kadar çabuk cevap veriyorsan, bundan daha hızlıyım.
-Doğru. Sen hep yakınsın ama, nedense, ben uzaklardayım. Bana küsmüşsün sanıyorum.
-Öyleyse, secde et ve yaklaş! Alnına dokunacak yakınlığım. Aslında alnına yazılıdır yakınlığım. Araya benliğini koyduğun için, bencilliğini öne sürdüğün içindir bana uzaklığın.
-Yüzüm yok yakınında olmaya. Çok kusurluyum. Günah üstüne günah işledim. Sözüm yok sana sakladığım. Kirli dudaklarım. Yalanlar söyledim, boş sözlere değdi dilim.
- Pişmanlığını görüyorum elbet. İçindekileri yakıcı sızıları duyuyorum. Söylemek isteyip de söyleyemediklerini de özür olarak kabul ediyorum. Yüzünün kızarması bile kabulüm. Bilmiyor musun ki, bağışlamayı seviyorum ve seve seve bağışlıyorum.
-Biliyorum ama yine de unutup hata ediyorum. Gördüğünü göre göre, görmüyormuşsun gibi yaşıyorum. İşittiğini bile bile, işitmiyormuşsun gibi boş şeyler konuşuyorum. Sözümden dönüyorum yine. Utanıyorum. Bağışlar mısın sahiden?
-Dedim ya; bağışlamayı kendime ilke edindim. Hiçbir şeye mecbur olmadığım halde, merhamet etmeyi kendime kural diye yazdım. Affetmeyi her şeyin önüne koyuyorum.
- Ben seni hep yakar diye tanıyorum. Hemen kızıp gazaplandığını düşünerek, korkuyorum, titriyorum. Çarparsın diye keyfimce yaşayamıyorum. Gazabın da var senin.
-Rahmetim gazabımdan önce gelir. Kızmam bile rahmetimin hatırınadır. Ben yakmam seni. Sen ateşe atarsın kendini. Seni senden korumak içindir tehditlerim.
-Yine de korkuyorum. Çok korkuyorum. -Defalarca ve en önce merhamet sahibi olduğumu hatırlattım sana. Her sözün başında. Her işin eşiğinde. Daha çok, hatırımı saymanı isterdim. Bir hatırlasana; bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin. Eksikliğini kimsenin dert etmediği dönemlerde, seni var kılmak istedim. Kendi yokluğunu kendinin bile fark etmediği yıllarda, seni insan etmeye karar verdim. Şimdi seni en çok sevdiğini söyleyenlerce insafsızca çöpe atılabilecek biçimsiz bir et parçasıydın; sana yüz verdim. Sana yaptığım iyiliğini bilmeni istedim. Hep teşekkür etmeni bekledim.
-Çürüyecekmiş bedenim. Toprağa girecekmişim. Yüzüm eriyecekmiş. İsmim silinecekmiş. Dar bir yere bırakılıp terk edilecekmişim. Bu dehşet içinde nasıl teşekkür etmemi istersin?
-İlk söylemede, anlamamış olmanı anlayışla karşılıyorum, yine söylüyorum. Unutabileceğini bile bile yeniden hatırlatıyorum. Kolayca gözden çıkarılacak, leke diye silinebilecek, kirli ve isimsiz bir damlaydın; seni adam ettim. Yokluğunda seni yakıp yok edebileceğim halde, varlığından niye öç alayım, niye seni önemsiz sayayım? Senin varlığını herkes inkâr ederken ben inkâr etmediğim halde, seni niye unutulmuşluğa terk edeyim? Seni kendime muhatap seçecek kadar önemsediğim halde, niye kurumuş kemiklerini toprakta bırakayım? Seni hiç yoktan yarattığım halde, hiç sebepsiz var eylediğim halde, ikinci defa yaratmakta niye usanayım, niye vazgeçeyim?
- Keşke bunui daha sık hatırlatsan!
-Hatırlasana kuşluk vaktini. Her sabah uyandığında yeniden bulmuyor musun bedenini? Gözlerini açar açmaz, hatırlamıyor musun unuttuğunu kendini? Ayrıca, bir bak yeryüzünü ölümünün ardından nasıl dirilttiğime. Kurumuş çubukları, ölmüş dalları, soğumuş kökleri çiçek çiçek, rengarenk, terü taze tenlerle, sıcacık meyvelerle yeni baştan dirilttiğimi görmüyor musun bugünlerde?
- Unutmuşum, Rabbim, affedersin, çok affedersin. Sen affetmeyi çok seversin.
Senai Demirci
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




